Yazı Detayı
23 Kasım 2021 - Salı 07:29
 
ÜTOPYA MI DİSTOPYA MI?
Gülhan Genç —DÜŞ(G)ÜNCE
 
 
İnternetin bize sağladığı kolaylıkların en başında istediğimiz bilgiye kolayca ulaşabiliyor olmamız geliyor diye düşünüyorum. Tam hatırlamamakla beraber internette – hadi internet diliyle söyleyelim – sörf yaparken, şöyle bir cümle geçti gözlerimin önünden; ‘’Ütopya mı Distopya mı?’’ Her şey zıddıyla kaimdir’’ sözünden yola çıkarak ütopyanın zıddının distopya olduğunu öğrenmiş oldum bunca zaman sonra. Ve doğal olarak yeni bir şey keşfetmiş olan içimdeki meraklı, beni de bu maceranın içine çekerek saatlerce bu konuyu araştırırken buldum kendimi.
Bir kelimeyi araştırırken önce kelimenin kökenine, ilk ne zaman kullanıldığına ve etkileşimde olduğu kelimelere bakarım. Ütopyaya ulaşmak için de öncelikle toplumsallaşmayı tanımlamak gerekmektedir. Toplumsallaşma sözlük anlamı olarak; sosyal kuralların içselleştirilmesi yoluyla, toplumsal düşünce ve duygu kalıplarına uyum sağlamak olarak tanımlanır. Latince “sociare”, “bağlamak” sözcüğünden gelir. İnsanoğlunun, zamanla popülâsyonu arttıkça; önce kabile ve klanları, sonra köy ve kasabaları oluşturmuş, bir arada yaşamaya başladıkça ortak kurallara ve bir takım düzenlemelere ihtiyaç duymuştur. Toplumsallaşma bir yandan bireyin diğer bireylerle olan iletişimini, diğer yandan toplum ile olan bağlarını tanımlamaktadır. Bu nedenle birey bu süreç içinde yaşam içindeki eylemlerini, yönelimlerini, içinde bulunduğu topluluğu etkileyecek tüm faaliyetlerini toplumun kurallarına göre yapmayı öğrenir. Özetlemek gerekirse toplumsallaşma (sosyalizasyon) bir öğrenme sürecidir. Bu süreç içinde de toplum içinde nasıl davranacağını öğrenir. Zamanla oluşturulan tüm normlar, arkadan gelenler için bir gelenek, bir mecburiyettir. Böylelikle toplumların normları da kesin bir şekilde belirlenmiş olur.
Toplumsallaşma; zaman içinde ‘’mükemmel toplum nasıl olmalıdır’’ sorusunu beraberinde getirmiştir. Ve bu sorunun peşinde en çok koşturanlar ise filozoflar olmuştur. Aslında var olmayan ama her türlü normları, yaşam biçimleri, kişilerin topluluk içindeki görev ve yetkilerinin belli olduğu, en ince detayına kadar anlatıldığı mükemmel toplumlar hayal edilmiş ve Ütopya olarak adlandırılmıştır. Köken olarak Yunanca ‘’yok / olmayan’’ anlamındaki ou, ‘’mükemmel olan anlamındaki eu ve ‘’yer/toprak/ülke’’ anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. (Wikipedia) Kelimenin yaygın kullanımı ise Thomas More’nin 1516 yılında yazdığı ve kısaca Utopıa olarak adlandırılan kitabıyla olmuştur.
Thomas More’un kitabına gelmeden önce bu konuda ilk Platon’un güncelliğini hala koruyan Devlet adlı ütopik kitabına bakmamız gerekir. Platon’a göre devlette insanlar üç guruba ayrılırlar. Çalışanlar (çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler (bilginler, filozoflar)dır. İşçiler çalışarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılayacak, bekçiler içeride ve dışarıda güvenliği sağlayacak ve yöneticilerde engin bilgi ve tecrübeleriyle devleti yöneteceklerdir. İşçi sınıfı devleti besleyen, doyuran, giydiren kesim olduğu için; devletteki en büyük gurubu oluştururlar. İstedikleriyle evlenebilir, istedikleri kadar çocuk yapabilir ve mülk sahibi olabilirler. İşçi kesiminin temel erdemi; itaat etmek ve çalışmaktır. Becerilerine göre eğitilmeleri gerekir.
Platon’un ideal devletinde ikinci grupta bekçiler ve askerler yer alır. Devleti korumak ve varlığını sürdürmek bu grubun görevidir. Ona göre bekçiler ve askerlerin eğitimi çok önemlidir ve sadece bedensel olarak eğitilmelidir. Kadın ve erkeklerden oluşabilirler. Mülk edinmeleri yasaktır. Zira özel mülkiyete yönelen bekçiler asli görevlerini unutabilir, devleti ele geçirmeye çalışabilirler. Evlenmeleri; zaman içinde özel mülkiyetçiliği tetikleyebilecek olduğu için evlenmeleri özel izne tabidir. Soylarının devamı için devletin seçtiği kişilerle evlenirler fakat çocukları olduğunda yine aynı gerekçelerle anne ve babasından alınarak uzakta devlet gözetiminde başka bir ailenin yanında büyümek zorundadır.
Platon için en önemli grubu yöneticiler oluşturur. Yönetici sınıf; aklı, bilgiyi ve adaleti temel alarak yönetmelidir. Özel mülkiyet ve evlenme hakları yoktur. Çünkü yönetim işlerine özel mülkiyet ve para hırsı karışırsa yönetici adaletli ve eşit davranamaz. Bu kişiler çocukluklarından itibaren eğitilmeye başlanır. Aritmetik, geometri, beden eğitimi, dil bilgisi, belagat ve daha bir çok konuda eğitilen adaylar, yetenekleri doğrultusunda eğitimlerine ya devam edilir veya asker ya da çiftçi olarak eğitilirler. Yaklaşık elli yaşlarına kadar hem eğitimlerine devam etmelidirler hem de toplum ve devlet için çeşitli görevlerde çalışmalıdırlar. Elli yaşından sonra felsefe eğitimi alan kişiler yönetici olabilirler. Yani Platon’un deyimiyle ‘’Yönetici filozof, filozof yönetici olmalıdır.’’ Platon; ancak bu katı kurallar çerçevesinde ideal devlete ulaşılabileceğini iddia eder. Yaşlılık döneminde kitabında düzenlemeye giderek askerlerin ve yöneticilerin de izine bağlı olmadan evlenebileceğini söylemiştir. Ayrıca yöneticilerin sınırsız yetkileri kaldırılarak yasalara bağlı olması gerektiğini de eklemiştir.
Gelelim Thomas More ve onun o meşhur kitabı Ütopya’ya. Kısaca özetlersek; hepsi aynı mimariye sahip 54 kent vardır. Sadece başkentin planları değişiktir. Bütün cadde genişlikleri aynı, bütün evler aynı mimaridedir. Evlerde kilit olmaz. İsteyen istediği eve girebilir. Sahiplik duygusu olmasın diye her on yılda bir evler değiştirilir. Köyler 40 kişilik çiftliklerden oluşur ve biri kadın biri erkek iki bilge tarafından yönetilir. Kıyafetlerde aynıdır. Her 40 kişiden 2’si köledir. Ütopya’da günlük çalışma saati 6 saattir. Aile yapısı ataerkildir. Evlenen oğul baba ile oturur, sığmazsa ayrı eve çıkar. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Yemek kamuya ait alanlarda hazırlanır ve yenir. Evliliklerde hem erkekte hem kadında bekâret esastır. Savaşa zorunluluk olmadıkça karşı durulur. Ve mümkünse savaşa paralı askerler gider. Altın ve gümüş gibi madenlere değer verilmez. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmaz, siyasal yaşantıya katılmaz ama hiçbir şekilde inançla ilgili baskı da yapılmaz. Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum vardır.
Ve sırada Farabi’nin El Medinetü’l Fazıla’sındaki ütopik toplum tasviri var. Bir kere yöneticiler kesinlikle bilgin ve erdemli, bedenen ve ruhen sağlam, zeki, öğrenmeyi ve öğretmeyi seven, inançlı, dürüst kişilerden seçilmelidir. Mutlu ve erdemli topluluklar mutlu ve erdemli kentleri oluştururlar. Mutlu ve erdemli kentler ise mutlu ve erdemli bir dünyayı oluşturur. Ama Farabi’ye göre aslolan ahirettir. Dini hayat dünyevi hayatın merkezi ve mihveridir.
Gelgelelim Distopya’ya… Distopya, (anti-ütopya Yunanca dystopia) çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter - totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılmıştır. (Wikipedia)
Anlaşılacağı üzere distopya olumsuz ütopyadır. Çok sevilesi bir toplumsallaşma şekli değildir. Bu konuda daha çok roman olarak örnekleri vardır. George Orwell’in 1984’dü, Jack London’un The Iron Heel’i, John Twelve Hawks’ın roman üçlemesi olan Yolcu, Tabula ve Altın Kent’i örnek verilebilir. Gerek dini olarak gerek teknolojik olarak baskı altında tutulan ve buna başkaldıran bir grup asinin hikâyesi anlatılır. Günümüz tabiriyle EDS sistemi ile kontrol edilen sanal bir hapishanedeki insanları ve şebekenin dışında kalmaya çalışan bir grup insanın öyküsü, kitabı okuduğunuzda tam da günümüzü tarif ettiği görülmektedir. Kullandığımız e-postalarımız, üye olduğumuz siteler, kredi kartlarımız, internetten alış verişler, banka hesaplarımız vs. birçok yerde oluşan kayıtlarımızla yediğimiz, içtiğimiz, hastalıklarımız, tercihlerimiz, siyasi düşüncemiz kısaca hakkımızdaki her şey listelene bilmektedir. Kitap satış sitesinde yazar ile ilgili bilgilendirmede aynen şöyle yazmakta; ‘’John Twelve Hawks gerçek ismini gizleyen bir yazar. Random House’daki editörü bile onunla yüz yüze görüşmediğini ifade ediyor. Tıpkı Trevenian gibi hayatının mahremiyetini korumaya kararlı olduğu için basın önüne çıkmıyor. Röportajlarını e-mail kanalıyla, yayıncısı aracılığıyla veriyor. Yılın farklı zamanlarında New York, Los Angeles ve Londra’da yaşıyor. Televizyonu yok. Okurları ona JXXIIH diyor. Tıpkı romanındaki Soytarılar gibi şebekenin dışında yaşıyor.’’ şeklinde yazar.
Sonuç olarak bir kere daha söylemek gerekirse ‘’her şey zıddıyla kaimdir.’’ Ütopya adı üstünde var olmayan yer, ama distopyayı günümüz dünyasında birçok ülkede – özellikle Ortadoğu diye adlandırdığımız bölgede, birçok Avrupa ülkesinde ABD’de ve elbette ki Türkiye de- görmemiz mümkün. Gittikçe daha çok ağırlığı hissedilen distopyaya inat hala, en güzel ütopik yaşam düşlemesi sanırım bütün dinlerce vaat edilen CENNET olsa gerek! Bu konuda siz ne dersiniz?
 
 
Etiketler: ÜTOPYA, MI, DİSTOPYA, MI?,
Yorumlar
Haber Yazılımı