Yazı Detayı
10 Nisan 2022 - Pazar 14:09
 
YALNIZLIĞIN YENİ ADRESİ –METROPOLLER-
Gülhan Genç —DÜŞ(G)ÜNCE
 
 

‘’Kentleşme, dar bir alana yerleşen büyük nüfus birikimi, yeni fiziksel ve sosyal oluşum,
karmaşık ilişkiler ağı, iş dallarının farklılaşması ve kendine özgü bir kültürel sistemin ortaya
çıkması olarak tanımlanmaktadır. Kente göç eden bireyin ya da kentte ikamet eden nüfusun
değişim sürecini oluşturur ve sosyal, kültürel, ekonomik özellikleri ile ele alınır. Bununla
beraber; iç içe geçmiş büyük kentlerden ve banliyölerden oluşan, çevreye ve ülkeye göre
kültür ve ekonomi yönünden en gelişmiş olan merkezi şehirlere metropol adı verilir.’’
(Wikipedia)
İlk insanla beraber, zaman içinde tecrübelerini üst üste yığan, ondan kocaman bir derya
yaratan insanoğlu, her gün çoğalıp büyüdükçe, bu büyümenin maddi manevi sıkıntılarını son
50 yılda daha da çok hisseder oldu. Bunda hemen hemen her gün daha iyi hayat şartları
umuduyla kırsal kesimlerden metropollere göçün büyük etkisi var. Şehirler nüfus olarak
büyüdükçe, haddinden fazla insanı ikame etmeye başlamış, konut, ulaşım, alt yapı, iş
imkânları gibi durumlar zaman zaman içinden çıkılamaz hale gelmiştir. Şehrin yöneticileri
tarafından en uygun çözümler en kısa zamanda uygulanarak bir nebze de olsa duruma göre
elbette ki bir rahatlama sağlanmıştır. Büyük şehirlerde yaşamak insanoğlu için her zaman bir
stres kaynağıdır. Bilimsel araştırmalar bunu doğrulamakta; kentleşmenin getirdiği sıkıntılar,
insanlarda psikolojik ve patalojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Duygu dünyalarını alt üst
eden yaşam şartları, insanoğlu için modern zamanın en büyük handikabıdır.
Metropollerde yaşan insanları belirgin bir şekilde strese sürükleyen başlıca sebepleri şöyle
sıralayabiliriz:
*Kentlerde kiraların pahalı olması dolayısıyla fiyatı uygun diye işe uzak bölgelerde ev
tutulması
*İş yerine ulaşmak için birkaç araç değiştirilmesi, dolayısıyla yüksek yol ücretlerinin çıkması

*Aynı saatlerde okul servislerinin, özel araçların ve toplu taşımaların hepsinin aynı anda
trafikte olması nedeniyle trafiğin sıkışması, durma noktasına gelmesi
*Teknolojik aletlerin çoğalması ile birlikte özellikle bazı markaların kullanımı statü
belirlemesi (tablet, bilgisayar, akıllı telefon ve benzeri), bunların olmazsa olmaz konuma
yükselmesi ve dolayısıyla bütçeye ekstra yük binmesi
*Bilgi, eğitim ve becerisi doğrultusunda istenilen vasıflarda iş bulunamaması
*Uzun çalışma saatleri, mesaili çalışma ve trafikte geçen zamandan dolayı insanların
koşuşturma halinde yaşaması, dolayısıyla kendine ayıracak özel zamanlarının kalmaması
*Kırsal kesimlerde yaşanan mahalle, sokak veya apartman komşuluğunun kentlerde
yaşanamaması
*Yine teknolojinin hayatlarımıza daha çok girmesiyle ev ahalisinin ev içinde birbirinden
kopuk yaşaması, metropollerde, yaşama klasiği haline gelmiştir.
Etrafımıza baktığımızda yüzü gülen, hatta gülümseyebilen insan sayısının gittikçe
azaldığını görüyoruz. Asık hatta bazen ifadesiz suratlı insanlardan oluşan bir topluluk gibidir
şehirler. Etraflarını görmüyor, kendi içlerinde diyaloglar kura kura işlerine gidip geliyorlar.
Bir tür robot insanlar topluluğu gibidir kentli insanların görüntüsü. İstanbul’da yaşayan biri;
her sabah erkenden evinden çıkar, bir – bir buçuk saatte işyerine ulaşır. Simit, poğaça, börek
ile kahvaltısını yapıp ve zaten sabah sabah bir dünya yol gelmişliğin verdiği bezginlikle işine
başlar. Bir ay boyunca çalışıp kazandığı paranın büyük kısmını; ev kirasına, faturalara, mutfak
masraflarına gidecek olduğunu bilen kişi, isteksizce çalışır, akşamın olmasını dört gözle
bekler. Sabahki yol işkencesinin aynısını akşam iki kat fazla yaşayan kişi, doğal olarak, evine
ulaştığında da tüm enerjisi tükenmiştir. Genelde farklı saatlerde evde olan aile bireyleri bir
süre sonra aynı yemek masasına oturamaz olur. Hal böyle olunca; ev ahalisi aynı evi paylaşan
pansiyonerler haline dönüşürler. İstediği statüye ulaşamayan, istediği parayı kazanamayan,

kendine yeterince vakit ayıramayan kişi ise gittikçe içine kapanır ve hayallerini sürekli
ertelemek zorunda kalır.
Kentsel yaşamın sıkıntıları -bilimsel araştırmalar da bunu ispatlamakta- stres kaynaklı
hastalıklara sebep olmaktalar. Stres kelime anlamıyla; birtakım sorunların, etkenlerin, ruhsal
gerilimin; organizmada, iç organlarda, metabolizmada ve  kişinin psikolojisinde oluşturduğu
bozuklukların tümü olarak adlandırılır. Peki, stres vücudumuz/a/da ne yapar? En önemlisi
stres altında bağışıklık sistemi baskılanır. Yapılan araştırmalarda stresin vücutta "Cytokine"
maddesini azalttığı tespit edilmiştir. Vücut savunmasında T-lenfositlerin üretiminde önemli
madde olan bu madde az üretildiğinde T hücreleri ölmektedir. Bu ise yoğun bir trafikte
zincirleme trafik kazası gibidir. En çok kalp yara alır bu kazadan. Strese bağlı kalp krizi
geçirme oranı son zamanlarda birinci sırada yer almaktadır. ‘’Stresli ve hiperaktif özelliklerin
fazla olduğu A-tipi kişilik yapısında kalp hastalıklarının 3 misli fazla olduğu, kalp krizinden
ölümün 5 misli fazla olduğu bilinmektedir. Ohio State Üniversitesinde yürütülmüş bir çalışma
"Homecysteine" adlı aminoasidin stresli kişilerde arttığını gösteriyor. Bu amino asit kalp
hastalıkları riskini artıran bir maddedir. Finlandiya'dan Dr.Thomas Kamarck 'da zihinsel
stresin kan damarı lezyonlarını ve damar sertliğini artırdığını, kan kolesterol yüksekliği ile
stresin ilişkisini doğrular araştırmalar yayınlamıştır.’’ (Prof. Dr Nevzat Tarhan söyleşisi)
Yine Avrupa’da bazı üniversitelerce yapılan araştırmalar gösteriyor ki; yaşlanmadan,
felce, şeker hastalığından, kansere, yaraların iyileşmemesinden, ruhsal birçok bozukluğun
altındaki temel sebep, strese bağlı bağışıklık sisteminin çökmesidir. Vücut dengesi bozulan
kişi ise her gün adını BİLE ilk defa duyduğu değişik hastalıklarla uğraşıyor. Son yıllarda
antidepresan kullanımı 9 kat artmış ve 37 milyon kutuya ulaşmış. Elbette ki bunun büyük bir
miktarı büyük şehirlerde yaşayan insanlar tarafından tüketilmektedir. Kanser vakalarında keza
patlama yaşanmıştır. Bu melun hastalıkta moral en büyük tedavi iken, hastaneye gidiş gelişler
bile yeterince strese sebep olmaktadır.

Peki insanoğlu kendi memleketinde kalmayıp, neden bu işkencelere kendini maruz
bırakır? Cevap çok basit; artık kendi memleketinde üretebileceği, geçimini sağlayabileceği bir
kaynağı yoktur. Çiftçiliğin her gün daha da gerilediği, yetiştirdiği ürünlere pazar bulamadığı,
bulsa da öldü fiyatına verdiği bir zaman dilimindeyiz. Teknoloji geliştikçe insan gücüne olan
ihtiyaç düşmüştür. Bu da kişileri en azından bir fabrikaya girip işçi olarak çalışmaya
yöneltmektedir. Kendi işini yapmak isteyenler ise dünya çapında sürekli tekrar eden
krizlerden artık yorulmuş, yarına güveni kalmamıştır. Hal böyle olunca da büyük şehirlere
gidip ücret olarak tatmin edici olmasa da en azından sosyal güvenceli işlerde çalışmak cazip
gelmektedir. Sözün özü büyük kentlerde yaşam gittikçe zorlaşmakta ve aşağı tükürsen sakal
yukarı tükürsen bıyık misali içinden çıkılmaz hale gelmektedir.
Sorulduğunda hepimizin emeklilik hayalidir, deniz kenarında bir kasabaya yada
köyümüze geri dönmek –bir dönüm yer alıp, içine bir ev yapıp, yeşillik börtü böcekle iç içe
yaşamak- oralara yerleşmek. Büyük şehirden yorulup nefes alamadığımız anlarda güzel bir
düş olarak gelip yerleşir dimağlarımıza.

GÜLHAN GENÇ/ İSTANBUL

 
Etiketler: YALNIZLIĞIN, YENİ, ADRESİ, –METROPOLLER-,
Yorumlar
Haber Yazılımı